23 Ağustos 2010

Ücretsiz tezlere erişim sitesi

Yoğunluğumdan dolayı her zaman yazamasam da, sinema çalışmalarıyla ilgili ücretsiz doktora tezlerini indirebileceğiniz şu linki vermeden de edemedim: CLICK

BU veritabanıyla ilgili daha detaylı bilgiler ve ücretsiz tezler için de şuraya: "Lots of Film Studies PhD Theses Online"  tıklayın

19 Ağustos 2010

Hoodwinked!: Kırmızı Başlıklı Kız'a yeni bir bakış


Hoodwinked!, Cory ve Scott Edwards tarafından yönetilmiş, "Kırmızı Başlıklı Kız" masalının çağımıza uyarlandığı bir animasyon. İnternette her yerde karşıma çıkan tüm olumsuz eleştirilere rağmen, bu film bence tam bir postmodernite örneği ve masal uyarlamaları alanında "Happily Never After" filmi kadar başarılı (diğeri 2009'da çıkmış olmasına rağmen).


Hoodwinked kelimesinin Türkçe'deki karşılığı "aldatılmak". Bu animasyon film de, Kırmızı Başlıklı Kızın büyükannesi tarafından nasıl kandırıldığını, sevgili Kurt'u nasıl yanlış anladığını vb. gösteriyor ve isminin hakkını filmin sonlarına doğru da olsa veriyor.

Filmdeki karakterler bildiğimiz Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki karakterler değil, önce bunu belirtmek lazım sanırım. Kurt "Once Upon a Times" adlı gazetede "Facts and Fairy Tales" adlı bir köşede W. Wolf. W. adıyla yazıyor. Tanınmamak için bir kaç kere adını değiştirmiş ünlü bir gazeteci. Hatta bir gün başı belaya girdiğinde, "Neden sanki film yorumları yazmıyorum ki?" diye isyan ediyor.

Büyükanne ise tontiş, yaşlı bir ebeveyn olmanın yanında ormanda nam salmış bir kurabiye ustası, tüm tatlıların en iyisi ondan sorulur. Kimsenin bilmediği diğer yanı ise macera düşkünü olması. Fırsat bulduğunda hemen kayak olimpiyatlarına, yarışmalara katılıyor, ödül üstüne ödül alıyor.

Diğer yandan, Kırmızı Başlıklı Kız  büyükannesinin yaptığı tatlıları, kurabiyeleri ormanda dağıtıyor, sevimli hayvancıklardan oluşan esnaf da bunları satıyor.

Film in-medias-res yani tam ortadan başlıyor. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesinin evine doğru yaklaşıyor: "Büyükanne, ben geldim. Nerdesin?" Yatakta yatan büyükannesi garip geliyor ve o malum sorular başlıyor: Neden ellerin büyük ve kıllı? Neden kulakların bu kadar büyük? Neden? Her soruya cevap vermeye çalışırken büyükanne kılığındaki kurt dayanamayıp bağırıyor: Bütün gün burda ne kadar irileştiğimden mi konuşucaz?

Sonra kırmızı kızımız kurt olduğunu anlayıp bağırıyor, bu sırada büyükanne dolaptan eli kolu bağlı çıkıyor, tam üçü tartışırken camdan içeri elinde bir baltayla birisi dalıveriyor. Tam bir kaos! Bunun ardından film başlıyor ve tüylü ayıcık komser ve leylek yardımcısı ve üç küçük domuzcuk polis olay yerine geliyor. Asıl işler bundan sonra karışıyor..

Bu polisler olayı çözemeyince kurbağa dedektif Flicker olaya el koyuyor ve herkesi tek tek sorguluyor. Hepsinden sonra anlaşılıyor ki görüntüde kimse suçlu değil. O zaman kim? Büyükannenin ve Kırmızı Başlıklı Kızın başarısını kıskanan, ormandaki hain "Goody Bandit" kim?

Filmin tepe noktası da şurası olsa gerek. Büyükannenin kurabiyelerini ve ormancının şinitzellerini kıskanıp tarifleri ve arabayı çalan, kurda yanlış yol tarif eden ve hep sevimliyi oynayan tavşancık çıkıyor. Kendine ormandaki en büyük ve en havalı kurabiye,pasta fabrikasını açıp tarifleriyle nam salmak isteyen kıskanç bir tavşan.

Tabi ki kahramanlar kurtuluyor bir şekilde, mutlu son. Dedektif başarılarından dolayı kutluyor kurt, büyükanne ve Kırmızıyı ve sonrasında onunla çalışmalarını öneriyor. Ajansın adı: Happily Ever After Agency!


Film, biraz üzerinde düşününce tam sağlam bir hikaye örüntüsüyle yazılmamış, sanki karakterler biraz eksik kalmış. Güldürü öğeleri film boyunca çok eğlendirici fakat bu eksiklik bazen, özellikle de şimdi anlatırken, rahatsız ediyor. Belki de özellikle kopuk, parçalı ve sürekli zamanda bir ileri bir geri giden bir anlatım seçmiştir Edwards kardeşler, ama her şekilde günümüzün en çatlak Kırmızı Başlıklı Kızı'nı bugün izleyin derim ;)

16 Ağustos 2010

Elmayı bir de şurdan ısıralım..

Bilenler bilir, şu sıralar masallara ve adaptasyonlarına fena halde takmış durumdayım. Nerde ufak bir referans dahi görsem/duysam, ilgimi çekiyor. Bu durumla ilgili bir filmle ilgili yazıcam bugün. Filmin adı: Happily N'Ever After: Snow White: Another Bite At the Apple.





Film kendi çapında bir Pamuk Prenses anlatımı ve bence gayet başarılı. 2009/Mart yayın tarihli bu film günümüzde bir (veya bazen birden çok) masal kahramanı nasıl olur? sorusuna çok postmodern bir cevap veriyor. Popülerliğin dibine vurmuş genç kızımız Pamuk Prenses ve kız arkadaşları (Damsels!) Kırmızı Başlıklı Kız, Goldilocks, ve Bo-Peep adlı masal kahramanları o parti senin, bu açılış benim gezerken son teknoloji cep telefonlarıyla iletişim kurarlar ve krallıkmış, gelenekmiş pek de umurlarında olmaz. En son gittiği bir açılışta köylülerden birisi Sir ünvanıyla yarışa katılır, Pamuk Prensesi etkiler.


Bu sırada babası kızının bu hallerinden bıkmıştır ve en son o gece dayanamaz ve yardımcısı Grimm'e (The Royal Assistant:)) bana evlenecek bir kadın bul der. Grimm gider Fairy God Mother's Dating Agency'e anlatır durumu. Kralın istediği kadın ölen karısı Queen Grace'e en yakın benzeyen olmalıdır. Bu sırada, Queen Grace'e ta küçük bir kızken nefret duyan (güzel ve herkes onu seviyor diye) bir kadın vardır ve büyülü ayna yardımıyla Grace'in birebir aynısı olur, kralın karşısına bir aday olarak çıkar. Eve gelince ilk işi Pamuk Prenses'ten kurtulmaya çalışmak olur bu Lady Vain'in.


Ayna yardımıyla bir elma yaratırlar, ama bu elma bildiğimiz masaldaki elma değil. Bu elma yiyen kişiye olur olmaz dedikodular yaptırıp rezil edecek türden. Pamuk Prenses de bu kadar sevilip, beğenildiğine göre elmayı yedirmek de Lady Vain'in makyaj uzmanı kılığındaki yardımcısına düşer. Güzellik, moda gibi şeylere çok değer veren Snow White hemen bu makyözü odasına alır ve onun elmayı yiyerek canlı görünme teklifini kabul eder. Ondan sonra da, bütü arkadaşlarının dedikodusunu yapar. Kırmızı Başlıklı Kız'a, "Biliyor musun, kırmızı senin rengin değil" bile der. Tüm halk onun bu dedikodularından kızmış halde onu kovalarken, Pamuk Prenses çareyi ormana kaçmakta bulur. Ormanda bir ev görür? Tabi ki cücelerin evi. Yemekleri yer, yataklarına yatar. Onlar gelince de "Niye beni uyandırdınız" diye azarlar. Queen Grace'in kızı olduğunu öğrendiklerinde Snow White'a bir şey yapmazlar ama onu "annesinin kızı" yapmak için ormandaki herkese yardım etmek için zorlarlar. İyilik konusunda tam annesinin mertebesine eriştiği sırada Peter (Sörcülük oyanayan köylü) gelir ve Lady Vain'in hain planlarını anlatır. Birlikte saraya kralı kurtarmaya giderler. Lady Vain foyası ortaya çıkacak diye nikahı hızlandırmaya çalışırken, Pamuk Prenses babasına gerçekten seviyorsan evlen öğüdü verir.


Evliliği tehlikee giren Queen Grace Pamuk Prenses'e zarar vermeye çalışır. Bu sırada büyülü aynası kırılır; böylece illüzyon güzelliği de kaybolur. Kraliçe olamadığı için güzel olamayacağını da düşünen Lady Vain'e annesi küçükken, eğer yeteri kadar güzel olursa kraliçe olursun demiştir çünkü. Pamuk Prenses babasından izin alarak Lady Vain ya da diğer adıyla Lassie'ye güzel olmak için kraliçe olmak zorunda değilsin der (e tabi tacı kendisi giyecek:). Lassie de SW gibi ormanda cücelerin denetiminde iyilik dersleri almak için gider. SW kraliçe olur, Peter ve saraydaki tüm halkla beraber dans edip parti yaparlar. Ve böylesine değişik bir film de sona erer. Özellikle, moda ve güzellik kurbanı genç kızlara bir mesaj verdiği için kalbimdeki yeri daha da yukarılara taşındı.

"Scarlet Letter (Kırmızı Leke)" ile uyarlamanın neresinde olduğunu sorgulamak..

Scarlet Letter hikayesiyle ve yazarı Nathaniel Hawthorne ile tanışmamız taa lisansa, 2. sınıfın American Romanticism dersine denk gelir. O dersten sonraki karşılaşmam da, Roland Joffe adlı pek muhterem yönetmenin aynı isimden 1995 yapımı filmidir. Bu noktada başladım işte bir hikaye ya da roman film gibi başka pek geniş ve de pek farklı bir alana uyarlanırsa (adaptation) ortaya nasıl bir şey çıkar, çıkmalıdır, aslında o kafandaki filmde çıkmalı mıdır, yönetmen naapmıştır, vb.vb.? gibi sorular kafamı kemirmeye başladı. Zaten bu adaptation alanına ilgi duymaya başlamadan önce de derdim şuydu, asla kitaptan sonra filmi izlemem, kafamda nasıl canlanırsa öyle kalsın karakterler.



Şimdi mesela ben Dostoyevski'nin Raskolnikov'unun sefil öğrenci hallerini, Hawthorne'un çaresiz ama gururlu Hester'ını okurken nasıl bir film kurdum kafamda, bu film bana ne diyor? Raskolnikov'u film çok satsın diye Brad Pitt'in (en alakasız oyuncu bence bu konuda) oynamasının absürdlüğü neyse, Scarlet Letter'da Hester'I Demi Moore'un canlandırması da o kadar absürd bana göre. Tamam belki Brad ya da Demi beni utandırıp güzel oyunculuklarıyla ortalığı yıkacaklar belki ama tekerrür gösteriyor ki (bkz. Roland Joffe ve 1995 Scarlet Letter), olmuyor öyle iki oyuncu bir Hollywood hokus pokus pufla.

 
Adaptation (uyarlama) konusu, oyunculuk derken konudan sapmamak için filme dönmek istiyorum. İlk defa bir konferansta, ki ilk konferans deneyimimdi, sunacağım bir konuydu bu. Aslında işin teorisinden çok, daha en başındaydım: Film olmuş mu, olmamış mı? Esere hakkını vermiş mi vermemiş mi? Konuşmamın genel boyutu da buydu az çok. Ama şu da vardı, mesela, filme popülerlik katmak için kullanılan Demi Moore, her şeyi berbat edip filmi de, eseri de, yönetmeni de "rezil etmişti" bana göre. 16 yaşından beri önüne gelen her işi yapan ve bir şekilde Hollywood dünyasına katılan Demi ablamız, birden popüler olmuştu. Ve "cesur" oyunculuğuyla hiç bir masraftan kaçınmamış, gerekirse samanlıkta sevişmişti. O varken filme bir de Mituba lazımdı, ve o da en az Demi-Hester kadar seksi olmalıydı. Ki bunu da, hizmetçi Mituba Hester'ın tahtadan oyma duşunda kendi kendini okşarken görüyoruz, biçimli vücudundan. (Tabi, hizmetçinin siyahi olması ve oldukça da güzel olması da "pure exoticism" ve rahatsız edici).


Sonuç olarak, Joffe versiyonu bu filmi adaptasyon teorisi açısından düşündüğümüzde ve pek meşhur "fidelity" yani esere sadık kalma konusuyla ele aldığımızda, fidelity den eser yok diyebiliriz filmdeki pek çok değişikliği göstererek. Hepsini sayamasam da burda, en belirgini ve yuh artık dedirteni, filmin sonunun değişmiş olması. Orjinal sonda Hester ve Pearl köyü terkederken ve o toplumdan istekli bir biçimde giderken, filmdeki sonda Arthur, Hester ve Pearl köydeki yerli isyanından çıkan arbededen faydalanıp bir at arabasına binip kaçıyorlar. Film Hester ve Arthur'un öpüşmesiyle bitiyor. Filme olan bu tepkimin sebebi, Hawthorne gibi çok kıymetli bir yazarın o dönemin toplumsal sorunlarını ve topluma rağmen bireyselliği korumak ve o yolda uğraşmak gerektiğini, Hester gibi bir kadının tüm engellere katlanıp Pearl gibi kendi ayakları üstünde bir birey yetiştirmesini anlattığı bu hikayeyi en alakasız yerinden tutup, Hester'dan bir sex idolü yaratmanın ve bu kadar da kör gözüne parmağım bir Hollywood sonuyla bitirmenin anlamsızlığı ve yazarın demek istediklerine olan saygısızlık.

Cabaret/Kabare: Willkommen, Bien venue, Welcome...


Cabaret, Bob Fosse adlı yönetmenimizin ellerinin üzerinde kaldığı, izleyeni mest eden muhteşem bir müzikal. Nicole Kidman'lı Moulin Rouge bu filmin yanında sadece "özenti" kalıyor galiba. Filmimizin türleri, müzikal, drama ve romance olarak gösterilebilir. Başrolde Liza Minelli'nin oynadığı bu müzikal, daha önce de dediğim gibi Moulin Rouge gibi sonradan gelen, bol Hollywood soslu filmlere öncü olmuştur.




Aslında ne olduğu belli olmayan, ama Sally'nin (Liza Minelli) büyükelçi olarak tanımladığı babasının ilgisizliği ve günün birinde çook büyük bir artist olma hevesiyle evden kaçtığı izlenimini veren Sally, Almanya'da Kit Kat Klub adlı bir yerde kabare yapar, mekandaki "internasyonel" hissi veren Amerikalı şarkıcıdır. Hayalini gerçekleştirmek için bu yerde konsomatrisliğe kadar giden garip bir işi vardır. Bir gün kapıyı genç bir Englishman (İngiliz) olan Brian çalar. Sally'nin kaldığı pansiyondaki oda ilanı için gelmiştir, Sally'nin ısrarlarıyla odayı tutar. Doktorasını tamamlamak ve aynı zamanda çalışmak için Almanya'ya gelmiştir. Özel dersler yoluyla geçimini sağlayacağını anlatır.



Sally, kanı kaynayan hayat dolu bir genç kızımızdır ve bakışlarından Brian'ı kısa bir süre içinde götüreceği anlaşılır (nitekim öyle de olur). Biseksüel olduğunu sonradan öğrendiğimiz Brian ile Sally arasında yakınlaşmalar başlar. Filmde, 1930'ların Nazi Almanyasını bütün vahşetiyle anlatma yolunu, kabare aralarına görüntüler serpiştirerek bulmuş yönetmen Bob Fosse. Didaktik bir biçimde, işte bu yıllarda ne kadar da vahşiydi bakın diye parmağını (bu durumda kamerasını) gözümüze sokmak yerine, Sally'nin çalıştığı barda sürekli sahnede olan erkek şarkıcının maymunla yaptığı gösterisinde olduğu gibi ironik ve alaycı bir havası var filmin mesajları verme konusunda.


Bahsettiğim sahnede, maymun kostümü giymiş birisiyle kol kola girmiş sahnede bir aşağı bir yukarı gider erkek şarkıcı ve şarkısını söyler. Sözleri, eğer sevmeyi anlasa insanlık bu yanımdakinin maymun olmasının bir farkı kalmayacak ve onu olduğu gibi kabullenecekler gibi laflar eder. En sonunda da, belki de gözümüze bir Yahudi olarak bile gözükmeyecektir der. Ki bu sahne, filmde paralel bir sahnede geçen bir olaya göndermedir. Yahudi olan Natalia Landauer'un köpeğini Alman gençliği öldürüp kapısının önüne atar ve "--Yahudi, Yahudi" diye bağırır. Güzel, alımlı ve manyak derecede zengin olan Natalia, şaşkın ve üzgün, Alman olduğunu sandığı sevdiğini düşünmektedir. Ki bu Sally'nin arkadaşı, playboy Fritz Wendel'dir.



Almanya'da yükselen Nazi hayranlığı, kabarelerin müzikal tonunun yükselip şiddetlenmesiyle paralel tutulur filmde. En son şarkıda, onlarca insan dışarıda ölürken, Sally "ne oturuyorsun, kalk gel kabareye, burda dert sıkıntı yok" gibi şeyler söylüyordur. Sally, Brian ve aralarına sonradan katılan biseksüel, yakışıklı playboy Max üçgeninde geleneksel anlayışlara balyoz gibi inen (o dönem için) fırtınalı ilişkiler gelişirken, Max karısına döner, Sally hamile kalır (kimden olduğunu bilmez) ve Brian onunla evlenip Cambridge'de ufak sıcak bir yuva kurmak ister (Max'ın anılarını çabucak unutarak). Ve fakat, kanı kaynayan, tam bir 20lerin Amerikası flapper kızları gibi -saç kesimi de müsait- davranan Sally kızımız çocuk doğurup küçücük evde kocasını bekleyecek kadar aklını yitirmemiştir ve üzülse de gidip çocuğu aldırır. Brian birden herşeyi kabullenir (ki çocuğun kimden olduğunun bilinmemesi onu da hep tedirgin eder ama Sally üzülmesin diye hiç söylemez, Sally bakışlarından anlar ve bu, çocuğu aldırmasında önemli etkiye sahiptir), Cambridge'deki burslu okuluna ve hayatına döner.



Filmin hikaye kurgusuyla, kamera birbiriyle paraleldir. Daha önce de bahsettiğim gibi, bir kabare şarkısı söylenirken oradaki şarkı içeriğine yönelik bir başka görüntü aralardan kamera shot'u olarak gelir. Shot-reverse shot biçiminde olan bu sahnelerden en can alıcısı ve filme noktayı koyan, Sally'nin çocuğu aldırmaya gittiği sahne ve sonraki sahnedir. Daha önceden Brian ile kürkünü satacağını çünkü çocuğu aldırmak için çok para gerektiğini söyler Sally ve birkaç sahne sonra basamaklardan aşağıya top atan sarışın bir çocuğun başını okşayıp yukarı çıkan kürklü Sally gözükür. Önceki sahnede kabarenin erkek yıldızı Sally'i belinden kavramış perdeden barın içine, sahneye doğru onu dürterek bir şeyler gösterir. Ve sonraki sahne Brian ile çocuk yüzünden tartıştığı sahnedir. Çocuğu aldırmak demek ondan vazgeçmek, yani Brian'dan ve onunla evlenmekten vazgeçmektir. Tüm olumsuz ağlak beklentilere karşı film, umutla biter burda, sonra da Sally'nin evde oturma gel burda eğlence var modundaki şarkısıyla kabare başladığı yere geri dönerek biter, saksafonun buğusunda barda bir gece biterken bir sonraki gece bekliyordur kapıda...


Aştın Pusula (The Golden Compass)

Altın Pusula, ya da orjinal adıyla Golden Compass, Chris Weitz'in yönettiği Nicole Kidman, Daniel Craig, Dakota Blue Richards ve Eva Green'in başrolde oynadığı tamamen fantastik üzerine kurulu bir aksiyon-macera filmi.





Filmde, Lyra (Dakota Blue Richards) adındaki öksüz kız Oxford'da garip bir okulda amcasıyla kalmaktadır. Küçük arkadaşlarının kaçırıldığından, kuzeyde olduğu söylenen sihirli tozlardan haberdardır. Enson kaçırılan arkadaşını aramak için yola koyulması gerekir. Bu sırada Nicole Kidman'ın oynadığı Mrs. Coulter karakteri de dışarıdan melek gibi duran, güzelliğiyle büyüleyen bir cadıdır, fakat gerçekte çocukların kaçırılıp kuzeyde çalıştırılmasına ön ayak olanlardan birisidir. Lyra'ya onunla gelmesini teklif eder, bu sıkıcı hayatından bir süreliğine kurtulacak ve kayıp arkadaşlarını bulma fırsatı olacaktır. Mrs. Coulter'le beraber giden Lyra, çok geçmeden farkeder kadının asıl kimliğini. Zaten Mrs Coulter de Lyra'yı bahçede bulduğu Altın Pusula onda olduğu için yanında götürmüştür. Diğer gelişen olayları doğrusu bilmiyorum-daha fazla izleyemedim.


Filmin afişini ya da VCD kapağını görünce beni pek bir heveslendirdiğini itiraf etmeliyim. Fantastik filmlere olan hastalık derecesindeki ilgimdi bu hevesin en önemli sebebi de. Fakat uzun anlamsız sahneler ve filmin son derece anlamsız konusu soğuttu filmden. Daha ikinci Cdye gelmeden gördüm ki bu da diğer pek çok Hollywood filmi gibi Nicole Kidman'ı ön plana çıkartmak için yapılmış bir film. Imdb'de gördüğüm kadarıyla 2007'de çekilen bu film 2008'de en iyi görsel efekt dalında Oscar almış. Bu konuda bir şey diyemem tabi, görsel efektler çok güzel, o tozlu uçuşlu kaçışlı sahneler, ayının ayağa kalkıp insan gibi davranması, her insanın bir cininin olması falan alışılmadık şeyler bence-yine de, her ne kadar film fantastik dünyada geçse de, yok bu kadar fantastik bize çok dedirtiyor.

"Snow White: A Tale of Terror"


Masalları çok severim. masalların yeniden yazılmış postmodern versiyonlarını da. Film açısından bakınca da fantastik tür filmler girer ilgi alanıma. Bu yüzden istedim medya ve görsel çalışmalar bölümünü. Masalları, fantastiği (ki bunlar iç içe) ve edebiyatı birleştiren adaptasyon filmler üzerinde çalışmak istiyorum. Gelip gidip Dost'ta gördüğüm ama filmin kapağını görüp hadi be, bu o olamaz! diyerek yanından uzaklaştığım bir film var. Snow White (Pamuk Prenses) adı. Filmin VCD kapağında iğrenç dişleri olan çirkiin bir kadın ve güzel bir kadın var. Ben her ne kadar filmden kaçsam da, geçen gün TNT'de yakaladı beni zaplarken.


Bildiğimiz Grimm kardeşlerin meşhur masalı olan Pamuk Prenses yani Snow White Michael Cohn'un postmodern yorumlarıyla tekrar çekilmiş ve ortaya masaldan öte kabus çıkmış. Yatmadan önce izleyip bütün geceyi uykusuz geçirmek için çekilmiş adeta. Hikaye ve karakter açısından bakınca bu film, Donald Barthelme'in postmodern versiyonu olan Snow White romanı gibi baya bir deforme olmuş ama verdiği mesaj açısından benim açımdan çok kıymetli. Çünkü, her postmodern eserin mesaj kaygısı olmadan ama ima ederek söylediği şeyi söylüyor: "postmodern dünyada masallara inanmak, bir prens beklemek bir hayale inanmak çok saçma ve gereksizdir, zamana ve mekana uyarlanmış bu versiyonları yaratarak onlarla dalga geçelim". Madem Donald Barthelme ve orjinal hikayeyi alıp filmi bunlarla karşılaştırma işine girdik, baştan söyleyeyim, film her ne kadar sınırlarını zorlayıp günümüzün korkulu rüyalarındaki gibi mekanlarda manyak bir büyücü olan üvey anne ve tuhaf cüceler yaratarak orjinal hikayeden ayrılsa da, Pamuk Prenses Barthelme'in versiyonundaki gibi sapık değil. Grimm kardeşlerin saf ve masum Pamuk Prensesine sadık kalınmış. Bir de, her Hollywood filmi gibi, bu filmde de hikayenin romantik gelişimi ve romantik sonu beni seyirci olarak şaşırtmadı. Hah! dedim, tam Hollywood'a yakışır bir son.

The fairy tale is over.

Tale yani masal kısmını geçip terror kısmına geldiğimizde, filmin yarattığı gerçeküstü dünya bana Tolkien'in orta dünyasını hatırlattı. Cücelerin garip tipleri, yaşadıkları yerler, karanlık orman... Bir de, orjinal hikayeyi aşarak, lady Claudia Hoffman (Sigourney Weaver) adındaki üvey anne masaldaki büyücü anneden daha çok şeyler yapabilen bir cadı haline gelmiş. Tabi bunda aradaki zaman farkının çok etkisi var. Yani gelişen teknolojiden öte, o zaman insanları korkutan cadı anneye şimdi çocuklar bile gülüp geçerdi, o yüzden kullanılan film teknikleriyle korkutuculuğuna inandırıyor cadı üvey anne. Örneğin bir sahnede, pamuk prenses Lilliana (Taryn Davis) ormanda cücelerle birlikte kaçarken üvey anne şatoda yan yana dizdiği insan heykellerini bir bir yere atıyor sinirle ve bu sırada prensesin geçtiği yoldaki ağaçlar devriliyor üzerlerine doğru. Prens de Grimm kardeşlerin hikayesindeki prens gibi öyle kendini yollara atan cengaver prens gibi değil filmde. Bir de, filmde hikayedeki cücelerin yerine daha çok insancıl karakterler konulmuş. Prensesin de bir süre beraber yaşamak zorunda olduğu cücelerden birine aşık olması da ayrı bi ilginçlik ve buram buram Hollywood romantizmi kokuyor.




Yukarıda verdiğim film posterindeki yaşlı çirkin kadının kim olduğunu tahmin etmek de zor değil aslında. Ormanda prensesin karşısına çıkıp birden elmasını sunuyor. Vee..Prensesimizin boğazında taş oluyor o elma dilimi, prenses o şekilde toprağa diri diri gömülüyor, cansız bir şekilde yatıyor, ta ki cücelerden birisi (prensesin de hoşlandığı kişi) onu sarsıp nayır sen ölemezsin Lilliana diyene kadar. Elma dilimi yere düşüyor, prenses uyanıyor.

Hayatımın Kadınısın


Hem modern, hem de bir Yeşilçam klasiği Uğur Yücel'in filmi Hayatımın Kadınısın. Uğur Yücel'in hem yazmış, hem yönetmiş, hem de oynamış olduğu bu filmde, Yeşilçam'ın klasik temaları ve oyuncusu (Türken Şoray) modern yaşamın getirdiği sorunlar, kötüye giden yaşam standartları ve uyuşturucu kullanımının tavana vurması gibi şehirsel sorunlar ile birlikte sunulmuş.

Filmde, Asuman Karaca (Türkan Şoray) 1980'li yıllarda radyo ve gazino dünyasında ünlenmiş eski bir şarkıcıdır. O dönemde kendini herkese hayran bırakmıştır ama aslında her gece içerek sahneye çıkmakta ve çok sorunlu bir hayat yaşamaktadır. Sahneleri bıraktıktan sonra evlendiği kocasıyla birlikte eski bir evde sıradan bir hayat yaşamaktadır. Evlendikten bir süre sonra kocasının alkol ve kumar alışkanlıkları yüzünden bütün varlıklarını yitirirler ve herşey kötüye gider. Asuman kocasının geceleri evin dışında sürdürdüğü bu yaşamına katlanmaktadır ama çok mutsuzdur. İlk eşinden olan kızı Ahu 14 yaşında evden kaçmış ve erkek arkadaşıyla bir otelde kalmaktadır. Erkek arkadaşı Bartun, Ahu'nun kaset çıkarma hayallerinden faydalanır, kızı uyuşturucu ve başka kötü (!)yollara doğru sürükleyecektir.

Asuman'ın bu bedbaht günlerinden birinde Tophaneli Tayfur (Uğur Yücel) üst katlarına kiracı olarak yerleşir. Bu günden sonra Asuman'ın hayatı tamamen değişecek, renklenecektir. Tophaneli sayesinde Asuman'ın kızıyla olan ilişkisi gelişecek, hayatında gerçekten nelerin önemli olduğunu anlayacak, geçmişinde kalmış mutlu anıların canlanmasıyla yaşama sarılacaktır. Tayfur, Asuman'ın hayatına bir beyaz atsız prens olarak girecek ve onu mutlu bir hayata kızıyla beraber götürecektir..

Bu filmi niye sevdim... aslında dediğim gibi tamamen bir Yeşilçam filmi gibi gözüküyor. Ama, Türkan Şoray'ın eskimez güzelliği ve oyunculuğu + filmdeki diğer oyuncuların hikayeyi ve karakterleri (özellikle de Asuman'ın kızı Ahu'nun) iyi yansıtması+çok güzel İstanbul manzaraları filmi izlemeye değer yapan birçok şeyden sadece birkaçı...

"Manhattan" ve Nevrotik-Sübyancı Woody Allen!


Kısa bir vakte kadar Woody Allen ve filmleri hakkında çok az şey biliyordum. Doğrusu beni pek de ilgilendirmemişti filmleri ve kendisi ozamana kadar. Fakat bir gün bir ödevimiz için konu bunalımı yaşadığım sıralarda kendisi işime yaradı ve ortalama bir sinema izleyicisinin bile istemeyeceği kadar araştırma yaptım, makaleler okudum. Bilkent yollarını dere tepe düz aşıp sayfalarca fotokopi çektirdim ve paperımı yazdım. Şimdiyse film hakkında içimden gelerek yazmaya çalışıcam-ödev kurallarına falan bağlı kalmadan, sıkıntısız, paketsiz falan..

Woody Allen'ın Manhattan filmi aslında gerçekten eğlenmek için, filmdeki o görsel zevki tatmak için izlenmesi gereken bir film. Filmin girişi çok hoş bikere, bir otelin lambaları manhattan diye yanıp sönerken 20'li yılların o "flickering" diye tabir edilen, yanıp sönen siyah beyaz ekran eskiye götürüyor izleyeni, sanki sinemaskop yeni icat edilmiş de yeni yeni öğreniyoruz filmi, sinemayı. Aynı hissi The Cabinet of Dr. Calligari' filmi vermişti çekilen ilk siyah beyaz filmlerden biri olarak. Fonda plaktan bir şarkıyla havai fişekler patlıyor ve Allen bize Manhattan'ın, New York'un kendince ve bir çok insana göre ne kadar muhteşem bir şehir olduğunu anlatmaya çalışıyor, ve kendi gençliğindeki New York'u yansıtmak istediği için filmi siyah beyaz çektiğini söylüyor.




Filmde, ne yazık ki hala geçerli olan, modern insanın büyük şehirde yaşadığı sıkıntılardan ve bu büyük stres içinde kaybolurken bozulan ruhsal sağlığından bahsediliyor. Bu yüzden başlığın nevrotik kısmı. Kendisi gibi nevrotik şehir insanını en çok sevdiği şehirde o şehrin muhteşem görüntüleriyle koca bir tezat oluşturarak yansıtmaya çalışmış Allen. Bir grup kendini beğenmiş, yüksek tabaka insanın hayatlarındaki çıkmazı, evliliklerindeki ikilemleri verirken içindeki maçoyu ve ayrımcı erkeği göstermekten de hiiiç çekinmemiş. Ve buyüzden de başlığın diğer kısmı "sübyancı" Allen.


 Filmlerinin her birinde o dönemde beraber olduğu kadınları ya da oynattığı her kadın oyuncusuyla bir ilişkisi olduğunu öğrendiğimde verdiğim tepki kendi hayatını biraz kurcalayınca verdiğim tepkinin yüzde biriydi sanırım. Zira gazete okuyanlar bilir, geçen senelerde manşet halinde verilmişti: evlatlığı olan kendinden onlarca yaş küçük kızla diğer beraber olduğu kadını terk ederek evlenmişti ve çok mutluydu. Manhattan ile bunun ne alakası var denilebilir, açıklayayım: Manhattan'da Allen'ın oynadığı karakter Isaac'ın sevgilisini oynayan Tracy adındaki 16 (17?) yaşındaki kız ile de o dönemde ilişkisi olduğu iddia ediliyor ve şuan evli olduğu -eski evlatlığı- ile yaşadığı ilişkiye bir "foreshadowing" yapıyor. Allen'ın sübyancı olduğunu ilk söyleyen ben değilim, elimdeki makale bunu kesin bir dille iddia ediyordu ve uzun yıllar beraber yaşadığı kadınla beraber evlatlık aldığı çocuklarından yürüme çağında olanı bile taciz ettiğini söylüyordu.



Tüm bunlar filmin güzel yanlarını görmeyi ve taktir etmeyi engellemiyor ama öğrendikten sonra daha açık bir bilinçle, daha objektif olarak izleniyor film-sadece Allen hayranı olarak izlemekten çok farklı olarak. Bir de, kullandığı montaj tekniği ve efektler, komik diyaloglar dışında çift ilişkileri ve Allen'ın oynadığı Isaac karakterinin hem bir kadın ayrımcısı hem de bir kadın hastası olmasını hala hiç onaylamıyorum. O yüzden, bu filmi hem çok sevdim hem de çok kızdım...

Bir Ömür Yetmez": Post-modernist bir Türk-Fransız-İtalyan Filmi

Sevmek için bir ömür yeter mi?

Lorenzo aniden hastalanıp hastaneye kaldırıldığında Davide, kocası onu aldattığında ama hala sevdiğini söylediğinde Angelica, ve Davide uçurumun kenarında Lorenzosuz bi hayata alışmaya çalışırken biz seyirciler hep bu soruyla baş başa kalıyoruz: Sevmek için bir ömür yeter mi?





Yönetmen Ferzan Özpetek ve önceki filmler hakkında, hatta bu yeni filmi Bir Ömür Yetmez hakkında da herhangi bir bilgim olmadan girdim filme. Sadece bir arkadaşım yönetmeni iyi bu filme girelim demişti. Filmden sonra internette yaptığım ufak bir araştırmaya göre filmi eşcinsel duyguları çok vurguladığından, hatta direkt olarak eşcinsellik üzerine kurulu olduğundan eleştirenler, yerden yere vuranlar olmuş. Zaten Ferzan Özpetek hep bu tür filmler yapıyormuş, bu da aynı bir önceki Cahil Periler filmi gibiymiş.


Hatta bir seyirci yorumunda, kız arkadaşıyla gittiğini eşcinsellerin sevişme sahnesi bile olduğunu dolayısıyla bu filmin kesinlikle kötü olduğunu ve izlenilmemesi gerektiğini yazmış. Cahil Periler nasıl bir filmdi bilmiyorum.. Fakat bu film, konusu her ne olursa olsun bir çok açıdan izlenmeye değer ve gerçekten yüksek sanat eseri seviyesinde (böyle bir kıdem var mı bilmiyorum). Evet, filmde eşcinsellik ve Lorenzo ile Davide'nin aşkı anlatılıyor.


Yönetmen de zaten toplumda böyle bir grup insan olduğunu göstermek için böyle bir konuyu da dahil etmiş. Ama bu demek değildir ki konusunu sevmiyoruz diye film kötüdür. Filmler sadece konudan mı ibarettir? Ve filmlerde bir tek konu mu vardır? Filmde bir grup arkadaşın birbiriyle olan dostluk bağları, her anlarında beraber olmaları da anlatılıyor. Özellikle Lorenzo ölmeden önceki partide beraber eğlenmeleri, hastaneye kaldırıldığında hep beraber oraya koşturmaları buna örnek. Bu noktada filmin en can alıcı noktası, arkadaşları Angelica, Antonio, Paolo, Sergio, Neval ve sevgilisi Davide, Lorenzo'yu hastane bahçesinde beklerken orada bulunan kadının telefonda karşı taraftan bir haber alması ve ağlamaya başlamasıyla ortamın gerilmesi ve o ana kadar olayın ciddiyetini ve ölümün soğukluğunu tam kavrayamamış olan bu kişilerin -ve biz seyircinin (!) - birden gözlerinin dolması...


Post-modernizm ve Bir Ömür Yetmez


Bir Ömür Yetmez bir çok açıdan postmodern bir film. Birincisi, film Türk, Fransız ve İtalyan yapımı olduğundan mı desek Fransız Yeni Dalgasından ve İtalyan filmlerinden birer parça taşıyor. Fransız filmlerine özgü o mekan çekimleri, doğal sesler ve filme ortadan başlayıp yine alakasız bi yerde bitirme gibi güzellikler var. Bu filmde son diye bir şey yok, gidecek olanlar boşuna heveslenmesin.. İtalyan filmleri de özünde Fransız filmlerinden etkilenmiş olduğu için ve mekan İtalyan, oyuncular İtalyan ve şarkılar ağırlıkta İtalyanca olduğundan İtalyan havası da katılmış. Postmodernist bir film diye biraz da şundan diyorum: filmde parçalanmalar var, bunlar karakterlerin duygu değişimi veya hayatlarında çok önemli bir değişiklikten sonra ani mevsim/hava veya mekan değişimiyle verilmiş. Yine Lorenzo'nun kalabalık bir arkadaş grubu içinde bile kendini yalnız ve eksik hissetmesi de modern insanın sahip olduğu tatminsizlik ve mutsuzluk havasına bir örnek.



Son söz

Herşeyden öte, filmin müzikleri çok hoş. Ortak yapım olduğundandır diye tahmin ediyorum, Türk-Fransız ve İtalyan şarkıları var. Müziklerin dışında, en can alıcı 2 sahne var bence: Davide'nin Sergio'ya, "O ölmüşken bu hayata bile bile devam etmenin ne kadar zor olduğunu nereden bileceksin" dediği yer ve yine Davide'nin Lorenzo'yla tanıştıkları evin yakınındaki uçurumun kenarına gelip dakikalarca ağlaması ve o anda kameranın bu duyguyu vermedeki başarısı (bir denize yakından çekim bir gökyüzüne, ordan birden Davide'ye geçiş falan). Neyse, kısaca filmi çok beğendim. Ön yargısı olmayan ve kafasında genellemeler barındırmayan herkese tavsiye ederim..
 

Ten: bir anne-oğul ilişkisi




Ten (ON) filmi, İran'lı yönetmen Abbas Kiarostami'nin 2002'de İran'da çektiği ve 2003'de Türkiye'ye gelen filmi. Başrollerde kadın şoför olarak oynayan Mania Akbari ve onun oğlu Amin Maher var.


* Ten, 10 bölünden oluşan bir film. Daha çok belgesel tarzında çekilmiş. Her bölümde sabit bir kadın şoför var. Yanındaki koltukta oturan kişiler değişiyor her bölümde ve, verilen mesaj da değişiyor. Belli bir olay örgüsü yok; bütün olanları diyaloglardan ve karakterlerin yorumlarından anlıyoruz.


* Mekanları ve İran'ı araba hareket halindeyken arabadaki karakterlerle beraber biz de görüyoruz. Ama daha çok bir mesaj vermeye yönelik bir film. O dönemdeki,- ve hala devam eden- Sağlamlaştırma dönemi sonrası, İran'da kadın hakları, kadınların toplumdaki yeri konusundaki problemlere işaret ediyor. Bu sorunları yine arabayı kullanan kadının yaşadığı olaylardan ve yaptığı yorumlardan anlıyoruz. Kadın boşanmış ve oğluyla kendi özgürlüğü arasında parçalanmış. "Ben sadece babanın eve kapattığı bir köle olarak yaşayamam; fotoğraf çekmem, seyahat etmem, resim yapmam lazım" diyor. Boşanmak için bile kocasının uyuşturucu kullandığı yalanını söylemek zorunda kalmış çünkü başka türlü kadınlara boşanma hakkı yok. Anlaşamamak veya artık sevmiyorum demek pek bir umursanmıyor yani..


* Amin annesiyle babası boşandıktan sonra ilk önceleri annesiyle kalmaya başlıyor. daha sonra babasında kalmayı tercih ediyor. Sürekli annesini boşanmanın sebebi olarak gösteriyor, kadın dediğin evinde oturur yemek yapar, evi temizler diyor. Annesi de kendi yaşadığı sorunları anlatıyor, boşanmam lazımdı diyor.


* Film 10'dan geriye doğru sayarak 1'e kadar geliyor. 10., 5., 3. ve 1. bölümlerde oğlu Amin biniyor arabaya ve her bölümde benzer konuşmalar geçiyor. En son Amin'in konuşmasıyla bitmesi de kadının içinde bulunduğu kısır döngüyü haklı çıkaran bir örnek.


* 9. bölümde şoför kadının kız kardeşi, 8. bölümde türbenin ordan geçerken yaşlı bir teyze, 7. bölümde bir fahişe, 6. bölümde yine türbenin ordan genç bir kadın, 4. bölümde yine kız kardeşi, 2. bölümde türbenin ordan binen genç kadın biniyor arabaya. Bu kadınların her biri, toplumdaki farklı bir kesimdeki kadını örneklendiriyor ve o kadar dini takılan bir toplumda da 15-16 yaşında kızların geceleri sokaklarda dolaşıp her önüne gelen arabaya binebildikleri ve evli kadınlarla "siz toptancısınız, biz perakendeciyiz; aslında sizin evlilik dediğiniz de bir tür fahişelik" şeklinde tartışmalara girebildikleri gerçeğini gösteriyor film.

Grease is the word!

Yönetmen: Randal Kleiser. 1978, Paramount Pictures.

Tür: youth film. Oyuncular: John Travolta, Olivia Newton-John, Stockard Channing, Jeff Conaway.



Grease adını filmdeki gençlerin saçlarına bol bol sürdüğü yağdan (briyantin de deniliyor) alır. Filmin önde gelen ateşli gençliği, erkeklerin oluşturduğu "The T-Birds" ve kızların oluşturduğu "The Pink Ladies/Pembe Bayanlar" denilen iki temel gruptan oluşuyor. Danny Zuko (John Travolta) ve Sandy Olsson (Olivia Newton-John)'un Hollywood tarzı romantik aşk maceralarıyla başlayan film yazın bitmesiyle ve Sandy'nin ailesinin Avustralya'ya dönecek olmasıyla hüzünlü bir hava kazanır. Hemen romantik ikilimiz Danny ve Sandy "Summer Nights" adlı şarkılarına başlarlar. Fakat, Sandy'nin ailesi Amerika'da kalmaya karar verir ve Sandy de tesadüfe bakın ki Danny'nin okuduğu Rydell Lisesi'ne yazılır yabancı öğrenci olarak. İşte bu noktada başlar filmimizin asıl hikayesi. Sandy çekingen tavırlarıyla ortama ayak uydurmaya çalışırken, "Pembe Bayanlar" grubunun lideri Rizzo onunla dalga geçmektedir. Sandy hoş bir "bakire", Rizzo ise canının istediğiye istediğini yaşayabilen bir "sürtük"tür aslında filme göre. Çok "normal" bir şekilde yansıttığını sanarken karakterlerini, film çoktan genellemelerini yapmış ve önümüze koymuştur "bakire kadın-fahişe kadın" ikilemini.


Pembe Bayanlar grubu pembe kıyafetleriyle ortalıkta dolaşırken, "T-birds" grubu siyah deri ceketleri ve araba tutkularıyla tamirhanede oradan oraya zıplayarak şarkı söyler. Danny'nin ayakkabıları parlatılmış siyah, saçları yağlı ve egosu tavan yapmıştır. Bu yüzdendir ki, "yaz nasıl geçti?" diye soran arkadaşlarına "çok süper bir kızla neler yaşadım neler" diyerek aslında saf bir aşktan başka bir şey yaşamadığını çaktırmamaya ve erkekliğine zarar getirmemeye çalışır. Ve bu yüzden, Sandy'nin de o okulda olduğunu farkedince, onu görmezlikten gelir. Gelmiş geçmiş en güzel müzikal filmlerden birisi sayılsa da, cinsiyet ayrımcısı olmaktan kurtulamaz Grease.


 
Danny Cha-Cha (Annette Charles) adlı güzel latin kızıyla okul partisinde dans ederken, Sandy beyaz elbisesi ve beyaz ayakkabılarıyla naif bir melekten öteye geçemez. Bu sırada, Pembe Bayanlar grubunun lideri Rizzo (Stockard Channing) de kırmızı elbisesi, kırmızı ayakkabıları ve tüm seksiliğiyle dans etmektedir partide. Bu durumda Sandy'e ortamı terk etmek kalır. Daha sonra, Danny'nin karşı taraftaki erkek grubuyla girdiği araba yarışına yine Cha-Cha vardır. Sandy üzgün, kendini Pambe Bayanlar grubundaki Frenchy (Didi Conn) adlı çılgın kızın ellerine bırakır. Frenchy, Sandy'i baştan yaratacaktır. "Çirkin Betty" kompleksinden de bildiğimiz üzere, Sandy'nin bir değişim geçirmesi gerekecektir ve yardımcısı Frenchy'dir buna yardım edecek kişi.


 
Okulun o yılı biterken okulda bir yıl sonu şenliği düzenlenir ve tüm karakterler siyah derilerden ve pembe gömleklerden arınmış bir şekilde günlük kıyafetler içinde bir bir gözükür. Sandy en son çıkan astsolist gibi uzun deri taytı, kıvırcık kabarık saçı, siyah kayık yaka bluzu ve apartman topuklu kırmızı ayakkabılarıyla sahnededir. Diğerleriyle beraber şaşkınlıktan ağzı açık kalan Danny, "vayy be sen neymişsin der" gibi bakar (tabi seyirci de). "Bakire kadın-fahişe kadın" kompleksinin ikinci evresindedir Sandy. Bakireliğin işe yaramadığı bu arkadaş grubunda böyle değişim geçirmesi onu kabul ettirecek ve Danny ile birlikte okulun favori çifti olmasını sağlayacaktır...

Underworld: Karanlıklar Ülkesi: Selene ile Michael'in gotik aşkı!

Adı: Underworld (2003), Underoworld: Evolution (2006), Tür: fantastik, gerilim
Yönetmen: Len Wiseman
Oyuncular: Kate Beckinsale (Selene) ve Scott Speedman (Michael)




Underworld, ya da Türkçe tabiriyle Karanlıklar Ülkesi kalbimdeki beyaz sayfalardan birini dolu dolu doldurmuş durumda. Neden? Çünkü hala bakmaya doyamadığım bir görsel şölen kendisi. Hatta daha da ileri giderek söylüyorum, Yüzüklerin Efendisi'nin tacını tahtını -benim gözümde- indiren bir film. Her ne kadar bu yazının devam eden konusu filmdeki görsel ve tematik öğeleri feminist bir açıdan irdeleyecek olsa da, ben bu filmi sevdim diyorum bilog okuyucusu, sinemasever canlar.

Karanlıklar Ülkesi denilen yerde vampirler, kurt adamlar ve bizim gibi faniler yaşar. Vampirlerin oturduğu bir şatomsu evde yaşar başkahramanımız Selene, Markus ve diğer vampirler. Selene her nasılsa yine en güzel ve en alımlılarından seçilmiş bir vampirella:) Mavi güzel lensleri, deri taytı ve deri ceketinin içinde fit bir vücuduyla şööyle karşınızda durduğunda kısa siyah saçını da savurdu mu tamam. Ortada ne melez bir kurt adam kalır aşık olmayan ne de vampir. Bu noktada feminist radarlarımız açılır ve sorarız, efendim neden illa ki bir aşk hikayesi oluyor bu vampirli kurt adamlı, kanlı bıçaklı silahlı filmlerde? Ve neden 'kadın'lar bir görsel obje, "ay şu köşede daha güzel duruyor bak koltukların rengine de uydu" zihniyetiyle görülüyor? Neden kadına aşık olunası bir 'şey' fonksiyonu yükleniyor? Filme dönecek olduğumuzda, neden Selene öyle seksi seksi bakıp göz süzüp sonra Michael ile aşk olaylarına girip en alakasız yerlerde öpüşüyor ve kaçıp kurtulmaları gereken yerlerde sevişiyorlar? Öyle işte. Filmin prodüksiyon şirketi, dağıtımcılar, izleyici, oyuncu herkes memnun hayatından. Fakat Laura Mulvey ve John Berger gibi ablalarım abilerim oturup kafa patlatıyor bu konuda ve benim gibi rahatsız izleyiciye tatmin etmese de yanıtlar vermeye çalışıyor. En azından yol gösterip, gözümüzü açıyorlar. Uyan ey izleyici uyan.

Laura Mulvey, özellikle filmlerde bir çeşit obje, kenar süsü ya da mal gibi kullanılan kadına izleyicinin, yönetmenin, ve oyuncunun gözünden nasıl bakıldığına çeker dikkatleri. Bu üçünden biri ya da hepsi kadın olsa bile bakış erkek bakışıdır der. Şöyle, bir kadın izleyici olarak benim o kadın oyuncuya bakışım yine bir erkeğin gözünden. Bunu ataerkil toplumlarda yaşadığımıza, böyle gelmiş böyle gider ya da aman yemeğin salçalısı, kadının kalçalısı mantığına da oturtabilir ve sonuç alabiliriz. Bu sebeple, Mulvey özellikle Hollywood filmlerini kınar, ayıplar yüzlerine tükürür. Değil tabi... ama çokça eleştirir. Bu "gaze" denilen illet bakış kadını esir eder bakışlarıyla, bir köle ezik, belli amaçlara hitap eden ve erkek gözünden bir seks objesi güzellik objesi olarak damgalar gizliden gizliye. Mesela çoğumuz duymuşuzdur film izlerken 'off ya kadının gözleri harbi güzel selüliti de yook' ya da 'kötü kadın bak iyi oldu, kocasını aldattı başına da neler geldi haketti' gibi şeyler dendiğini (ya da biz de deriz sanki bazen farkında olmadan?).

John Berger amcamız ise sadece filmlerle kalmaz, daha da derin düşünerek işin ucunu taa Rönesans tablolarına götürür ve der ki kadınlar hep böyle 'object of gaze' damgasıyla yaşadılar. Yani bu öldüren (mecaz anlamda) bakış sadece filmlerde yer almaz, sanat eserlerinde, tablolarda ve hatta reklamlarda, en çok reklamlarda, ve afişlerde de devam eder aynı mantıkla. Mesela kozmetik reklamları. Hatta kozmetik sektörünün, pazarının tamamı da bu amaca hizmet etmez mi? Kadınlar böyle ojeydi fardı, ay tırnağım kırıldı, boyamın dibi geldi yaza hangi renk gider, selülitim var hangi kremi kullansam, kırışığım var vb. diye oyalanırken, diğer cins orda daha önemli meselelerle uğraşmakta. Konuyu toparlamak gerekirse, bu reklamlarda, filmlerde, afişlerde, billboardlarda, dergilerde kısacası tüm basın, yayın ve yayımda hatta sanattaki bu ikileme dikkat çeker bu iki önemli insan. Bizim tüketici-seyirci olarak yapacağımız daha dikkatli ve uyanık olmak bu mesaj bombardımanından sağsalim kurtulmak ve doğru fikirler üretmek için.

Filme dönecek olursak, ikinci film olan Underworld:Evolution'a göre birinci Underworld daha güzel kurgusal anlamda. Birinci filmde geliştirilen vampir-kurtadam savaşı 2. filmde doruğa çıkar ve uykuda olan kurtadamların şahı William kapatıldığı yerden çıkarılır ve sonradan ısırılarak melez olan Michael ve Selene'nin savaş kazanılır. Zafer öpücüğü gecikmez ve Seleneyle Michael o karmaşanın ortasında öpüşüverirler. Birinci filmdeki maceranın yerini 2. filmde Michael ve Selene aşkı alır ve bu 'utanmaz' (:) iki tür, vampir Selene güneş doğarken yanmasın diye kaçtıkları harabede Michael'in camları siyaha boyarkenki (yine güneş ışığı gelmesin diye) o üstün çabalarından sonra ortamdaki romantizmin etkisinden kurtulamaz, sevişirler. Fantastik kurgu bir anda romantiik bir hava alır ve ne yalan söyleyeyim Nothing Hill'den bir fark bırakmayacak kadar kabuk değiştirir.

Yine de her zaman tavsiye edebileceğim bir film;)

Kutsal Damacana



Tam bir Türk filmi, Türk zekası denebilecek bir film. Espriler yerli yerinde, tepkiler Karadenizli Temel'inkilerden farksız, yolda görünce işte bir türk diye tanımlanacak bir kişi Fikret (Şafak Sezer). Filmin başrol oyuncularından biri. Önceden gemilerde çalışan Fikret, 'special life' yaşamak uğruna kaptanı kızdırır. Portekizde denizin ortasında gemiden defolması istenen Fikret, napsın kendini suya bırakır yüzerek İstanbul'a döner:)

Şeytan filmleri serisiyle apaçık dalga geçtiğinden Scary Movie'ye benzetenler olmuş internetteki yorumlarda, bence de çok benzer hatta daha güzel. Küfür ve +18 sahneler çok fazla ama bu filmi izlemeye ve gülerken gözünüzden yaş gelmesine engel olmuyor. "Abi su olmaz mı, o da kutsal sonuçta", ya da içine şeytan kaçmış kıza "Derdin ne bacım, polis çağırıyım mı?" diye soran hafif saf arkadaşı ve Fikret İstanbul'da kilisede şarap satıp rahibin yerinde uyuyarak ve at yarışından birgün köşeyi dönmeyi umarak yaşamaya çalışırlar. Ve bir gün, kurşun dökmeye gelen hocanın korkup bunda papaz büyüsü var diyip kızın ablasını kiliseye göndermesi üzerine kilisede kalan Fikret ve içine şeytan kaçan kızımız Selen'in ablası tanışırlar ve abla kardeşine yardım etmesi için so-called papazımızla konuşur. İlk başta uğraşmak istemese de, kızın uzattığı açık çeki görünce ağzının suyu akar ve kabul eder.


Selen'in ruhani hayatla iletişime geçmesi (!) de çarşıdan aldığı bir kolyeyle başlar. Bu kolyeyi de birkaç kendini bilmez gençten biri denize bulmuş ve çarşıda satmıştır. "Verdim kutsalı, verdim kutsalı" da asıl papazın şeytan çıkarırken kullandığı ve benim favori cümlemdir. Bu yazı da eleştiriden çok her şeye benzemiştir:))

ULAK: “Bazen tek çare inanmaktır”



Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum’dan sonraki filmi Ulak. Önceki filminde yakaladığı başarıyı bu filmde de yakalıyor yönetmen. Aslında şöyle bir düşününce de benzer şeyler bulmak mümkün iki film arasında. Başrolde aynı oyuncular kullanılmış ve önceki filmde “oğul” rolünde olan küçük çocuğun gördüğü hayallere ve masalımsı içeriğe baktığımızda, bu içerik genişletilip tüm filme dağıtılmış ve ortaya masalımsı görünümde bir eleştiri filmi ortaya çıkmış diyebiliriz. Bence eleştiri çünkü filmde yer yer gözümüzün içine sokulan, kalan zamanlarda da gizlice iletilen mesajlar var ve bu mesajlar dünyada var olagelmiş iyi ve kötü üzerine. Bunun alt mesajları da yönetmenin bir röportajda da dediği gibi yazarların ve sözlü veya yazılı edebiyatta bir şeyler üretmiş kişilerin, aydın kesimin uğradığı haksızlık ve kötülükler. Bunun altında da kitap yakma olayları ve bu aydınların öldürülmesi örnekleri var. Hatta, oyuncu listesi geçerken görüp şaşırdığım Havariler listesinden de yola çıkarsak, Hz. İsa ve Havarileri, döneminde insanların ona yaptığı kötülüklere de değinilmiş.

İnanmak ya da İnanmamak


Filmde bir seyyah vardır: Zekeriya. Köy köy gezer, hikayelerini anlatır insanlara. Bu köye de diğerleri gibi uzun yolları atıyla geçip gelerek bulmuş ve işte burası demiştir içinden. Fakat, köye geldiği ilk andan itibaren sevilmez Zekeriya. Önce bir kadına el uzatıp yardım etmesine, sonra köy kahvecisinin oğluna babası karşı gelse dahi kendisini eğitmesi konusunda cesaret vermesine ve sevdiği için her yolu denemesi gerektiğini öğütlemesine sinir olur köylü. Özellikle de Ferhat’ın babasıdır onun düşmanı. Zekeriya’ya protagonist (baş kahraman) dersek, bu adam da onun en birinci düşmanı yani antagonisttir diyebiliriz. Zaten Zekeriya köyde çocukları toplayıp hikayesini anlatmaya başladığında Ferhat’ın gözünde canlandırdığı ‘kötü’ karakteri de babası Adem’dir.


Kör gözüne parmağım didaktik özelliğini bir kenara koyarsak, filmde verilmek istenen düşünceler zorlamayla değil masalsı bir hava içinde, “inanmak ya da inanmamak sizin elinizde” demek istemiş yönetmen Zekeriya yoluyla hikayesini anlatırken bizlere.

Uyuşturucudan, kadın satıcılığına, her türlü kötülüğü barındıran bu köyde Zekeriya’ya inanan köyün çocukları ve birkaç kişidir. Geri kalanı onu düşman olarak görür kendine daha çok. Bu yüzden de “Bazen tek çare inanmaktır” diyor film. Çünkü bu inananların da kendilerince çareleri tükenmiştir; Zekeriya’nın anlattıkları onlara yeni kapılar açmıştır ve artık bu köyde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.


Peki kimdir bu Zekeriya aslında ve kendi hikayesi nedir?


Film çözülmeye başladığında bize Zekeriya’nın kendi hikayesi de verilir. Zekeriya aslında eskiden doktorluk yapan fakat oğlu öldürüldüğünden beri kendini yollara salmış bir bilgindir. Oğlu okumayı yazmayı çok seven yürüme engelli birisidir ve bir gün yazdığı bir kitap yüzünden öldürülür. Kitabı kopyalamaya gelen altı kişiden sonuncusu hain çıkar ve köylüyü onun hainliği konusunda kışkırtır ve arkadaşının ölümüne sebep olur. Oğlunun kitabı yakılıp, kendisi öldürülürken Zekeriya adı sanı bilinmeyen bir diğer köyde bir hasta olduğu bahanesiyle evden uzaklaştırılmış ve etkisiz bırakılmıştır zira o hep oğlunun başında durmuştur gece gündüz. Oğlunun ölümüyle yıkılan Zekeriya kendini yollara atar ve uydurduğu bir masalla köy köy gezip çocuklara anlatır bu hikayesini. Çünkü ancak çocuklardır onu anlayacak olanlar.


Bu şekilde hikaye içinde hikaye, masal içinde masal şekliyle Ulak, masalları çocukların ilgi alanından çıkarıp yetişkinlere masal diyarında gerçekleri gösteriyor.

RAN: Modern King Lear Hikayesi

Orjinal Adı: Ran (1985) Diğer Adları: İngilizce: Chaos, Türkçe: Kaos Yönetmen: Akira KUROSAWA, Yapım: Japonya/Fransa

Araştırmalarım neticesinde elde ettiğim bilgilere göre Kurosawa'nın bu filmi, Shakespeare'in ünlü oyunu King Lear'daki haşmetli babanın tahtını ve gücünü oğulları arasında paylaştırmak isterken onların taht kavgalarına düşmesi ve bu haşmetli kralın yıkılışı temasının Çin bağlamına ve kültürüne adapte edilmesiymiş. Renklerin, ışığın, rüzgarın, bulutların ve seslerin çok önde olduğu bu film, Kurosawa yaparsa boşa değildir dedirtiyor. Mesela, ben ilk izlediğimde o bulutların renklerinin ilk başta sakin güneşli havadaki beyazlıktan griye dönüşünün ilerideki tehlikenin, çatışmanın bir habercisi olduğunu fark etmemiştim. Sonra tekrar bakınca-tamam itiraf ediyorum biraz da araştırma yaptım filmle ilgili- hııı, demek ondanmış dedim.



                                             


Kişisel duygulara fazla girmeden devam edecek olursak, film şöyle gelişir: Filmde bir Çinli kral var artık bunamış halde ve 3 tane oğlu var. Yıllarca kalelerini her çeşit düşmandan korumuş bu kral, artık yaşlandım gücümü oğullarıma devretmem gerek düşüncesiyle oğullarını ve danışmanlarını yanına çağırır. Büyükten küçüğe doğru sarı, kırmızı ve mavi kuşaklı bu oğlanlar (isimleri Çince yahu unuttum) ilk başta sevgili babamız kararınızda acele etmeyin derler. Fakat ilerleyen sahnelerde görülür ki bu lafta tek samimi en küçük oğlan mavi kuşak. Diğerleri yüzüne başka konuşup arkasından başka davranıyorlardır kralın.

Daha "artık gücümü ve oturduğum kaleyi bütük oğluma bırakıyorum" (sarı kuşaklı olan) demesinin üzerinden çok geçmeden kendini oğlunun emirlerine uymak zorunda bırakılmış ve sonunda kaleyi terk etmiş olarak bulur. Hayattayken oğlundan böyle muamele görmek kralın çok ağırına gider ve sinirlenip sen nasıl bana böyle davranırsın diye hiddetlenir. Bu sırada, büyük oğlunun karısı da kocasına cesaret vermektedir git sancağı da al babandan diye. Çaresiz ve sinirleri bitik şekilde ikinci oğlunun yanına giderken bulur kral kendini. Bu oğlu da babasının geleceğini önceden kardeşinin gönderdiği mektuptan dolayı bilmektedir ve acaba ne yapsam da hem babamı hem de abimi alt edip krallığa geçsem diye plan yapıyordur. Zira, ona göre kral olma hakkına en çok o layıktır. Ortanca kardeş (kırmızı) hilelerinde başarılı olur ve abisini kendi okuyla öldürüp tahta geçer. Dul kalan eş öfkelidir ve benim derdim hayatta kalmak seninle de devam ederiz kaldığımız yerden diyerek ve bu kardeşi de etkisi altına alır. Çaresiz baba, oradan oraya giderken dengesini kaybeder ve çıldırır. Soytarısıyla beraber yollarda aç susuz kalırlar.



Bu sırada Mavi'ye ne olur? İlk toplantıda babasına aldığı karardan dolayı "bunak" dediği için kovulmuştur ve yolda giderken babasının arkadaşlarından birisi kızıyla evlendireceğini söyler çünkü acı da olsa gerçekleri söyleyip dürüst olması hoşuna gitmiştir. Bundan sonra başka birisinin emrinde bir savaşçıdır mavi.

Bir yandan en küçük oğlu maviye yaptıklarından dolayı vicdan azabı duyan kral oğlunun adını sayıklarken diğer yandan bakımsız bir halde, yıllar önce yakıp yıktığı ve ele geçirdiği bir kalenin yıkıntılarında kalıyordur soytarısıyla beraber. Soytarı hayatından bezmiş, bir nevi deliren kralla ilgilenmekten sıkılmıştır. Sarı ve kırmızı arasındaki çatışma kanlı bittiğinden dolayı, öldürdüğü abisinin karısı bütün kinin döker kırmızıya. Bu noktada öğreniriz ki, bu kız da yıllar önce o kalede yaşayan bir ailenin kızıymış ve babasını öldürüp ailesini dağıtmış ve kaleyi ele geçirmiş şuanki kral. Bir çeşit "eden bulur" mantığı var yani. En sonunda, filmin açılışında görülen o yeşil düzlükte şimdi kırmızının ve mavinin adamları vardır. Babasının zor durumda olan mavinin geldiğini öğrenen kırmızı onu öldürmeye karar vermiştir çünkü bence artık "gözünü kan bürümüştür".

Babasına kavuşmaya çalışan mavinin sonu hazin biter bir düşman okuyla ve oğlunu bulduğunda vicdanı rahatlayan babanın hevesi yarıda kalır. Bu üzüntüye dayanamaz ve o da ölür. Filmden bahsederken fark ettim ki, Aristotle'ın Poetics'inde bahsettiği Tragedy tanımına, trajik sona, trajik kahramana ve katarsis (oyunun sonunda seyircinin aldığı ders sonucunda rahatlama duygusu) tanımına yerleştirilmiş her parça. Bu yüzden de, Shakespeare'in King Lear oyununa benzemesi de tesadüf değil. Zira Shakespeare'in de sütten çıkma ak kaşık olmadığını ve mitolojik öyküleri kullandığını ve antik düşünürlerden çokça etkilendiğini edebiyatla haşır neşir olanlar bilir. O aldıysa, Kurosawa neden almasın?!


                                


Yukarıda yaptığım tanımlardan sonra, kral ve iki oğlu birer trajik kahraman, birer trajik hataları var ki bunlardan oğullarının ki hırs ve aç gözlülük kralınki ise acelecilik ve düşünmeden hareket etmek diyebiliriz. Trajedileri de bu hatalardan kaynaklanıp bizi katarsise götürüyor ve diyor ki, "Ey seyirci, etme eyleme aman sakın aç gözlü olma, acele karar verme ve büyüklerine saygılı ol. O senin baban bir yerde!"